20 Temmuz 2012 Cuma

Hazır mısınız?

Öğleden sonra girdiği odasından, şayet çalışmaktan yorulmuşsa, ikindi namazının vaktinin girmesine yaklaşık yarım saat kadar kala çıkar, aynı katta bulunan odalardan birindeki kanepelerden herhangi birisinin bir köşesine yavaşça oturur ve hasbe'l-kader oralarda kim bulunuyorsa onlarla beş-on dakika kadar hasbihal ederdi. Yeni bir misafir gelmişse, on(lar)a da ''Hoşgeldiniz' derdi bu vesileyle. Birer-ikişer kişi misafir edilirdi o odalarda; birer ikişer günlüğüne. Zaten ikisi koridorun sağında ikisi de solunda olmak üzere onar metrekarelik dört tane oda vardı o katta. İkişer tane kanepe, birer tane çalışma masası ve küçük bir kütüphane bulunurdu her bir odada. Sağdaki ilk odaya kütüphane yerine küçük bir ecza dolabı yerleştirilmişti.

O gün de odasından çıktı.. salonun kıble tarafındaki duvarına baktığında saatin üçü on geçtiğini farketti.. yavaş adımlarla salonu geçti; zaten enine de boyuna da beş-altı adımlık bir oda büyüklüğünde bir mekandı. Salonun kapısını açtığında tam karşıdaki pencereye yaslanmış “evrâd ü ezkar koltuğu”nda genç bir arkadaş kısık sesle Kur'an-ı Kerim okuyordu. Sesi zor duyuluyordu ama galiba Fetih sûresini okuyordu. O tarafa da -eskilerin tabiriyle- şöyle bir nigâh-ı âşina kıldıktan sonra daracık, yarı aydınlık koridorda yürüdü.. ve sol kanatta bulunan odalardan ikincisine girip oturdu. Bir bardak su getirip koydular hemen sağ tarafına. İki-üç kişi vardı odada. Diğer odalardakiler de hemen geldiler. Bu arada ikindi namazının vaktine de yarım saat ya vardı ya da yoktu.

Değil sadece kalabalık toplulukların önünde, bir kişiyle bile bir yerde birkaç dakika oturacak olsa artık tabiatı haline gelmiş bir ‘ usta 'lıkla mutlaka sözü evirir-çevirir, 'sohbet-i Cânân'a getirirdi. En yakın arkadaşlarından biriyle bile birkaç kelâm edecek olsa konu illa ki Cânân olmalıydı, olurdu da. Başka şeylerin sohbete konu teşkil etmesine gönlü asla razı olamazdı. O gün de âdet değişmedi. Mâlâyani şeylerden bahsedilmesine fırsat verilmedi. Belki zaten konuşulmayacaktı öyle şeyler ama olsun ihtimallere karşı tedbir alınmalıydı. Başkalarının abes şeylerden elden geldiğince uzak tutulması da vazifenin bir yanını teşkil ediyordu. Söz bir şekilde sağlam inanmanın gerekliliğine, İslam'ın imrendiriciliğine, Kur'an'ın her türlü problemi çözmeye kâfi ve vâfi olduğuna ve Allah'a çok dua etmek gerektiğine getirildi. Kalbden gelen sözler, kulakları aşıp kalblere yol buluyordu; Allah'ın izni ve inayetiyle.

Sohbet yavaş yavaş daha derin mecralara doğru akarken, 'Efendim' dedi yakın arkadaşlarından birisi, biraz da çekine çekine, 'Güneydoğu Asya'da, Endonezya civarında şiddetli bir zelzele olmuş. Tsunami diye bir şeyden de bahsediyorlar. Galiba çok büyük dalgalar kıyıdan çok içerilere kadar girmiş. Çok ölen olduğunu söylüyorlar.' Bu tür üzücü haberleri kendisine söylemek kolay değildi hani, çünkü üzüntüden bir anda tansiyonu 16-17'ye belki yirmiye fırlayabilir hatta o sebepten yatağa bile düşebilirdi. Zaten onca hastalık inmünim sistemini iyice zayıflatmıştı ve en küçük bir halsizlikte bile ayakta duramayacak bir hale gelebilirdi.

Deprem haberini alınca zelzelenin merkez üssü ayaklarının altıymış gibi önce bir sarsıldı, sonra da kendini toparlamaya çalıştı yavaş yavaş. Fakat yüzünün rengi değişmişti. Hadisenin şokuyla sadece ''öyle mi?'' diyebildi. İhtimal o anda, enkazın altında kalmış, dışarıda, evsiz-barksız, endişe, korku ve telaş içinde titreyen, bir oraya bir buraya koşuşturup duran insanların hayalî fotoğrafları geçti bir anda gözlerinin önünden ve gidip sinesine oturdu. Haliyle bir anda hazmetmek, yutkunabilmek de zordu. Birkaç dakika geçmişti ki, sükûtun konuşması şu kelimelerle bozuldu: "Ben o mağdur insanların perişan, ayaklar altında, sefil hallerini düşününce kendi dertlerimin hepsini unutuyorum; onların yanında benim bütün hastalıklarım çok hafif kalıyor.'' Zaten onun hastalıkları “cihansomatik, dünyasomatik” rahatsızlıklardı. Evet, dünyanın derdi neyse onun derdi de oydu. Dünya kadar derdi vardı onun.

Bu tür musibetlerden sonra endişe ettiği hatta üzerinde tir tir titrediği önemli başka bir husus da o, görünüşte elîm ve fecî manzaralar karşısında, insanların zihinlerinde Zat-ı Ulûhiyete karşı bir kısım 'yabancı' mülahazaların doğması ihtimaliydi. O musibetlere düçar kalan insanlar, o afetlerin arkasında bıraktıkları muazzam hayırları ilk etapta düşünemeyebilir, sabrın ferec ve mahreç anahtarı olduğunu unutabilir, unutabilir ve -hâşâ- Yaratan hakkında şekva kokan bir takım ifadeler kullanabilirler, en azından vesvese şeklinde bile olsa içlerinden geçirebilirlerdi. Rabble münasebetlerin zedelenmesi her zaman onu en fazla endişelendiren, hatta korkutan husustu.

Bir beşik gibi bir o yana bir bu yana sallanan yerlerde işlenen günahları da düşündü. Küfür, isyan, tuğyan almış başını gidiyordu. Üstelik bu kabil Allah tanımazlıklara karşı Hakk'ı anlatabilecek ciddi bir ıslah hareketi de gözükmüyordu. Belki minnacık sayılabilecek gayretler vardı ama bunlar herhalde paratoner olmaya henüz kafi gelmiyordu. ''Nasıl yaparız, bilmem ki; elden ne gelir?" diye fısıldadı kendi kendine. Çok zor bir durumdu; sebeplerin sustuğu, çarenin bütün bütün Çaresizler Çaresi'ne kaldığı bir durum. ''Keşke insanlar kendilerinin tenbih edildiğini farkedip, bu ilâhî ikazı olsun doğru anlasalar'' dedi ve odasına doğru yürümeye başladı.

............................................

Ezan-ı Muhammedî okundu, ikindi namazı eda edildi, herkesin gür sesle katılımıyla gürül gürül tesbihat yapıldı ve sûzişî bir gönülden aşr-ı şerif okundu.

.............................................

Namazdan sonra salonun arka kısmında yine kıbleye müteveccih koltuğu na oturdu. Siz koltuk denildiğine de bakmayın; yarı sandalye gibi bir şeydi. Aslında daha önce biraz da sıhhati için değişik özellikleri olan bir tane koltuk yerleştirmişlerdi fakat o, 'herkesin oturduğundan farklı gözüküyor' diye onu kaldırtmış, arkadaşları da şimdiki mütevazi olanı getirip koymuşlardı. Her gün olmasa da haftanın bazı günleri ikindi namazını müteakip bir sohbet meclisi teşekkül ederdi o küçücük salonda. Sohbet başlamadan önce kimi zaman bir bardak çay, kimi zaman bir bardak kuşburnu, bazen de bir bardak ıhlamur içerdi. Bu arada misafirlere de -izale-i rehavet- kabilinden birer bardak çay ikram edilirdi.

Çayından bir yudum aldı ve bardağı tekrar tabağın içine yerleştirdi.

..............................................

Zelzele haberinin şokunu üzerinden atabilmesi kolay değildi tabiî . "Teksüru'z-zelâzîl" dedi, hafif ve derin bir sesle. Allah Rasûlü'nün fem-i mübarekinden sâdır olmuş bir söze dikkat çekiyordu. O, "arz kabuğunda zelzeleler çoğalmadıkça kıyamet kopmaz'' buyurmuştu. Aslında bu ifade Efendiler Efendisi'nin bir hadis-i şerifinin sadece iki kelimesinden ibaretti. Aynı hadis-i şerifte Peygamberler Serveri "gerçek ilim yeryüzünden silinip gitmedikçe.. tekârüb-ü zaman gerçekleşmedikçe.. fitneler dört bir yanda kol gezmedikçe.. mal-mülk çoğalmadıkça'' da demişti. Ve bunların hepsi de bugün vardı. "İçtimaî zelzelelerin yanında arzî zelzeleler de olur" diye devam etti. "Bugün olanlardan daha büyükleri de olabilir. Bazı ülkeler denizlerin, okyanusların içine girebilir, yeni bir kısım kara parçaları oluşabilir. Çünkü çok tuğyan var.. çok günah işleniyor.. insanlar utanmadan, sıkılmadan açıkça Yaratıcılarına karşı isyan ediyorlar."

Bütün bu düşünceler ölümü hatıra getirmiş olmalıydı. Bir-iki hafta önce 'Büyük Buluşma'da gösterilen bir hikayeye gidiverdi zihni birden: "Hazır mısınız?" Tarihi geçmiş malları müşterilerine hem de gerçek değerinden daha fazlaya satmaya çalışan, yanında çalıştırdığı insanların ve ailesinin hukukunu görmezden gelen bir dükkan sahibine hatiften tekrar be tekrar sorulan soruydu bu: "Hazır mısın?"

"Ölüm" dedi, "İnsana, ayakkabılarının bağcıkları kadar yakın; ne zaman geleceği de belli değil.!" Ölüm söze misafir olunca iş başkaydı. Mesele ayrı bir ciddiyet kazanır, yüreklerin atışı birden bire değişiverir ve simalardaki rengin tonu bir başka hâl alıverirdi. Sonraki kelimeler şöyle dizilivermişti, ihtiyarsız ve kasıtsız olarak:

"Bence, yeryüzünde selden, depremden yangından daha büyük bir bela varsa, o da insanın kendini gaflete kaptırması ve Rabbisiyle olan münasebe tin önemini sezememesidir. Yani insanın: 'O şu anda bana nasıl bakıyor, benim nasıl olmamı istiyor?' diye düşünememesidir. Bu itibarla, hesabında bunlar olmayan bir isi özünü gaflete salmış demektir. Onun içindir ki insan her gün birkaç defa kendi kendine 'hazır mısın?' diye sormalı ve vicdanında her an bu soruya hazır bulunmalıdır. Şimdi gelseler hazır mısın? Hani, Hazreti Ömer (radiyallahü anh) döneminde bir çocuk pür heyecan camiye doğru koşturuyor. Çocuğa 'nedir bu tehalükün?' denince, 'dün komşumuzun çocuğu ölmüştü.' diyor. İşte ölümün yakınlığını bu derecede duymak ve hazır olmak.

Yapabileceği her şeyi yaparak.. verebileceği her şeyi vererek; evet, imkan varsa işte öyle gitmek ötelere...

Kırık bir gönül.. yaralı bir kalb.. bir an bile sû-i zanda bulunduğun, bir kelime, bir işaretle bile olsa gıybetini ettiğin bir kimse.. yapmayı tasarlayıp da ihmal ettiğin bir hayır arkada bırakmadan.. kimsenin hakkını yemeden.. huzurunu ihlâl etmeden.. önünü kesmeden.. ilerlemesini engellemeden.. yalanın zerresine tenezzül etmeden.. hiçbir kişiye haset etmeden.. dövmeden.. sövmeden.. hakaret etmeden...

Bazı hadis-i şerifler insanın niyetlerinden bile hesaba çekileceğini söylüyor. Niyetlerinin hesabını vermeye hazır mısın?

Fevkalâde bir korku, derin bir ümitle; amellerine güvenerek değil, günahları eriten rahmet-i İlahiyeye itimad ederek, Rabbin huzuruna gitmeye hazır mısın?

Şimdi gelseler iğneden ipliğe hayatının hesabını verebilecek şekilde hazır mısın? Değilsen iki dakika sonrası için garantin var mı?

Er ya da geç ama mutlaka güneş katlanıp dürülecek.. yıldızlar kararıp dökülecek.. denizler kaynatılacak.. ruhlar bedenlerle birleştirilecek.. amel defterleri açılacak.. gökyüzü sıyrılacak.. cehennem tutuşturulacak.. cennet yaklaştırılacak.. herkes ortaya ne koymuşsa hepsini görecek..

Hepsi olacak, kaçınılmaz!..

O halde hazır mısınız?

Ne dersiniz!? Bu, cevabı çok zor soru için dağ bayır, köy şehir dolaşıp bütün tanıdıklardan helallik istemeye.. bugünün işini yarına bırakmadan elimizden ne geliyorsa ortaya koymaya.. bugüne kadar fevtettiklerimizi telafi etmeye.. dilimiz hak namına ne kadar dönüyorsa söylemeye.. neyimiz varsa hayır adına dökmeye ortaya.. iştirak etmeye örfaneye.. yalvarmaya geceler boyu, seherlere kadar.. yakarmaya akşamlara dek.. hazır mısınız?

'Ferah kapısı'nda 'vicdan aynası'yla karşı karşıya gelmeye.. büyük buluşmaya hazır mısınız?

Kaynak: Herkul.org sitesinden alınmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder